Haberler / Blog
DAĞLARIN ÇAĞRISI
Tarih: 14 04 2020 | 677Merhaba, Değerli Doğa Severler.
Konfüçyüs der ki; “Dağlara
Çıkmayanlar Uzakları Göremez”. Bu söz bana, yükseklerden bakıyor olabilme
kazancımın, en uzağı ya da en güzel manzaraları görmek mi; neyi aradığımın
farkına varmak mı olacağı konusunda düşünmeye yöneltti.
Teşbihte hata olmaz denir, bu noktadan
yola çıkarak; yüksek irtifada dağların sessizliğini tırmananlar için DİLSİZ
ÖĞRETİCİLER’e benzetiyorum. Çünkü kişinin buralarda öğrendikleriyle kendini
geliştirdiğini, toplum ve insanlık için faydalı kazanımlar elde ettiğini
gözlemledim.
Benim dağcılık sporuna gönül vermem, bir
dağcının “Dağları artık bana sormayın, gidin, dağların herkese anlatacağı farklı
şeyler vardır” sözü üzerine başladı.
Amerikalı dağcı Fred Beckey 'e kendisini
dağlara çeken şeyin ne olduğu sorulduğunda: “Çok karışık ve tanımlanamaz
bir şey, belirsizliğin çekiciliği” diye cevaplamıştır.
İngiliz dağcı, George Leigh Mallory ise
dağcılığın çekiciliğini yıllar önce “Bu maceradan elde ettiğimiz sadece
katıksız saf bir neşe” diye tanımlamıştır.
BİRÇOĞUNA GÖRE TEHLİKELİ OLAN BU SPORU
YAPAN DAĞCILAR NE ARIYOR OLABİLİRLER?
Bana göre dağcıları dağlara tırmandıran
güdü, derin ve tutkulu yaşama arzusudur. Bu insanlar, diğerlerini geçmek,
yenmek, diğerlerinden daha iyi olmak düşüncesiyle değil; kendini iyileştirmek
ve geliştirmek, daha iyi yapmak düşüncesiyle hareket ederler. Başkalarıyla
değil kendiyle yarışır, kendine meydan okur, kendini aşmaya çalışırlar.
Kendisiyle yarışan menzilini de, sınırlarını da kendi koyar, kendi aşar.
Dağlara gönül veren herkes Polonyalı
dağcı Voytek Kurtyka’nın“Alpinizm katlanma sanatıdır” dediği
zaman neyi kastettiğini bilir. Dağcılık sporu, içinde hayati tehlikeleri de
barındırmasından dolayı öncesinde yapılacak mental ve fiziksel hazırlıkların,
ödün verilmeden ve tamamen kuralına uygun bir şekilde yapılmasını mecbur kılar.
Belki bu tehlikelerden dolayı dağcılar kuralcı, stratejik bilince daha fazla
sahip olan, ekip olma kurallarını en sert şekilde yaşayan sporcu grubudur
denilebilir.
EVEREST, Besca Camp Trekking ve
Kalapathhar Dağı (5.550mt ) zirve tırmanışında hissettiklerim aynen şöyleydi:
Rehberimiz “Arkadaşlar gidiş - dönüş 150 km yol yürümek için hazır mısınız?”
dediğinde içimde somut aklım (Bedenimi yöneten aklım) ile saf
aklım olan (Kahraman aklım) kavgaya başladılar. Ve bu kavga zirveye
kadar devam etti. Dağın son noktasında ise iki aklım bütünleştiler. “Tam
ve Bütün İnsan” olmayı başardılar sanırım. Artık dağın zirvesindeyim.
Fiziksel olarak dağın en yüksek noktasındaydım ama zihinsel ve ruhsal olarak
hissedilenler bu zaferden çok daha yüksekte, çok daha başka bir yerdeydi. Bu
başkalık herkesin kendi içindeki saf iyiye ulaşması gibi bir şeydir.
Bilinçli bir doğa sporcusu doğa ile
girdiği bu mücadelede, mücadele ettiğinin doğa değil de kendisi olduğunu bilir.
Doğa ile savaşılmaz, ancak ona uyum sağlanabilir. Aslında savaş kişinin kendi
içinde, ruhunda, bedenindedir. Bu savaş bir anlamda başımızın belası egolarımızdan
kurtulma savaşıdır.
UIAA’nın dünyaya ilan ettiği
Tırmanıcının Manifestosu’nun 7. maddesi dağcı ahlakını şu şekilde açıklar: “Bir
zirveye ulaşmamak veya kişisel hedeflerime ulaşmamak anlamına gelse bile,
nerede / ne zaman olursa olsun, ihtiyaç duyan diğer kişilere yardım edeceğim.” Gerçek
dağcı, en çok ahlâklı kişidir.
İngiliz dağcı, Mallory’ye Everest’i
keşfetmek için bu kadar zorluğa neden katlanıldığı sorulduğunda şu cevabı
vermiş; “Çünkü o orada duruyor.” Sıradan basit bir cevap gibi ama bu
olağandışı alçakgönüllü sesi işitmeyenler dağlara tırmanmamalıdır bence.
Bazı insanlar için mutluluğa ulaşmanın
yolları çok daha zorlu, sarp ve çetin görülse de onlar için doğal olan budur.
Bazı ruhların tutkularının sınırları bizim ölçülerimizin çok ötesindedir.
Bu dünyada iz bırakan insanların çoğu
uslu uslu oturmayan, akıllı-uslu öğütleri dinlemeyen ve kendi kararlarını
kendisi verip kendi yolunu çizen, gemilerini yakmaktan korkmayanlardır.
Sonuç olarak; her insanın yaptıklarından pişmanlık duyduğu durumlar olmuştur, ama asıl
pişmanlıklarımız yapamadıklarımızla ilgilidir. (Uzakdoğu felsefesinde Buda buna
“Doğru Amaç” diyor.)
Edmund Hillary ve Şerpa Tenzing Norgay,
29 Mayıs 1953 günü Everest in zirvesine ilk ayak basan kişilerdir. Hillary
Tenzing’in zirve fotoğrafını çekiyor. Karşılık olarak Tenzing, Hillary’nin
fotoğrafını çekmek istese de Hillary’nin bunu istemediği bilinir. Hillary için
doğru çaba (amaç) burada ortaya çıkıyor.
Buda Dhammapada'sında şöyle der: “Bugün
ne isek, dünkü düşüncelerimizin ürünüyüz ve bizim şu anki düşüncelerimiz
yarınki hayatımızı oluşturur.” Aynı inanç Hint felsefesindeki Karma
(Nedensellik Enerjisi) düşüncesiyle anlatılmaktadır. Varoluşçular da insanın
kendi özünü, kendisinin yarattığını söyler.
Kısaca söyleyecek olursak insan özgürdür.
İnsanlar dağların zirvelerini, denizin dalgalarını, büyük nehirleri ve zengin
okyanusları temaşa ederler; fakat en büyük mucize olan kendilerini görmeden
geçip giderler ve çoğu zaman yaşamlarını sorgulamaz ve yavaş yavaş ölürler.
Doğada, dağlarda buluşmak dileğiyle.
Ramazan Başaran
Mali Müşavir-Dağcı
