Haberler / Blog
ARTVİN-BORÇKA-KARÇALLAR FAALİYETİMİZ
Tarih: 13 08 2020 | 1562
ARTVİN-BORÇKA-KARÇALLAR FAALİYETİMİZ
Hey gidi Karadeniz! Sana demişler bir kere “Kara” diye, havandan mı suyundan mı yolundan mı yoksa bahtından mı göreceğiz deyip düştük yollarına. On beş yoldaş ilk gün Artvin-Borçka’daki pansiyonumuzda, sabah kahvaltısında ilk kez bir araya geldik bundan sonra birlikte geçireceğimiz beş günümüzün nabzından habersiz. Tanıdık yüzler tanıdık seslere dönüştü bir anda, ilk kez karşılaşanlar da kaynaştı birden. Kamp çantaları hazırlandı araca yüklendi, sırt çantaları kucaklara alındı ve ilk durağımızla beraber yeşil yolculuğumuz başladı. Borçka’daki tabiat parkı Karagöl’e varışımız kısa bir araç yolculuğuyla gerçekleşti. Yolda durup mis gibi haşlanmış darı yemeği de pas geçmedik tabi ki. Bunun sadece bir yol macerası değil aynı zamanda bir mide ziyafeti serüveni olacağını çoktan anlamıştık daha dallarda yeşillenmiş fındıklara ellerimiz uzanırken.
Karagöl, Borçka sınırları içinde çevre halkın sık ziyaret ettiği; sabah kahvaltısını, öğle yemeğini yiyip akşam çayını, kahvesini yudumlarken suyunda yeşil, göğünde yeşil görebildiği koruma altındaki bir tabiat parkı. Ziyaret ücrete tabi, içeride tesis mevcut genelde de piknik şeklinde vakit geçiren ailelere uygun. Manzarasıyla da doğal bir fotoğraf çekim alanı. Biz oradayken bir çiftin dış çekim düğün fotoğraflarının yapıldığını bile gördük. Keyifle bir gün geçirebilir, gölün etrafında yürüyüş yapabilirsiniz. Biz de öyle yapıp ayrıldık bu güzel gölden.
Gözlerimiz yeni yeni yeşile alışmaya başlamış ve saatler öğle vaktini geçiyorken yine bir araç yolculuğu sonunda ilk geceki kamp alanımız Heba Yaylası’na vardık. Sırtını hangi dağa çevirsen karşında bir bulut denizi... Güneş bir tarafta batarken, ağaçların gölgesi üzerine düşüyor, etrafta koşuşturan keçilerin arasında çadırlarımızı kurmaya başlıyoruz. Beyaz bulutlar yeşil vadilere bir dokunup bir kaçıyor. Gün batana kadar da bu oyun böyle sürüyor. İlk günün yorgunluğu üzerimize çökerken güneşin batışını izlemeye, yeşilin rengine bakmaya, bulutun kokusunu almaya doyamıyoruz. Gözlerimiz manzaraya her ne kadar açsa karnımız da hafiften zil çalıyor ve yaylanın en özel pansiyonunda akşam yemeği için buluşuyoruz.
Heba Yaylası, Borçka-Karagöl bölgesinde denizden
yüksekliği 2100 metre, hanesi az küçük bir yayla.
Önü arkası dağlarla çevrili, bulutların üzerinde uçuyor
hissi yaşatan bu yerde bir de leziz yemeklerle ateşin
başında Gürcü votkası Chacha içmek bize unutulmaz
bir gecenin ilk perdesini yaşattı. Saniye ve Burhan çiftinin
pansiyonunda tattığımız lezzetler saymakla bitmez.
Bölgeye özgü yemeklerden Silor ve lahana dolması başrolde
olmak üzere salatasından pilavına ezmesinden tatlısına
kadar her şeyin içindeki o yayla tereyağının tarif edilemez
tadı zaten hepimizi mest etti. Güneşin batışıyla da başlayan
soğuk yayla havasının gerçek yüzünü görünce ateş
başında yudum yudum içerek içimizi ısıtan içkilerden sonra gecenin ikinci perdesi bizim için sürprizle başladı. Şu güzel manzarayla başladığımız yayla kampımız gecenin çökmesiyle tepemize inen fırtınaya döndü. İlk gecenin yorgunluğu ve şaşkınlığıyla bir yağıp bir duran yağmuruyla bir esip bir susan rüzgarıyla Karadeniz ilk karasını gösterdi ve bir sıfır önde geceyi tamamladı. Bizim takımda ise bütün gece gözünü kırpmadan bekleyen de var mis gibi uyuyanda. Yine tedirginlikle sabahın ilk ışıklarına kadar devam eden yağıştan sonra Burhan Ağabey’in çağrısına kulak verip kuzine ateşinde kahvaltı ederek bütün gecenin nasıl geçtiğini anlatıp durduk birbirimize. Biz karnımızı doyurup içimizi ısıtana kadar da güneş açtı, toprak kurudu. İkinci günümüz, kampı toparlayıp bir diğer yaylaya dağ yollarından yürümek için kumanyamızı, suyumuzu, yağmurluğumuzu ve yedek kıyafetlerimizi sırt çantamıza atıp yola koyularak başladı.
İkinci gün, Heba’dan çıkıp Beyazsu Yaylası’na varacağımız yaklaşık 10 km dağ yollarındaki patikalardan yürüyeceğimiz bir parkurdu. Öncümüz rehberimiz Fatih, artçımız başkanımız Tülay ile merak dolu yürüyüşümüze başladık. Her birimizde ilk dakikadan itibaren bir çocuk merakı peyda oldu gerçekten. Etrafımıza bakmaktan, yeşilin tonları dışında bir metrekare toprakta sarısından pembesine,beyazından mavisine kadar çeşit çeşit çiçek görmekten heyecanımız nüksetti adeta. Keçi yürüyüşüyle tepe tepe çıkıyor, her çıktığımız yerde hava akımının değişmesiyle aynı saat içinde hem sıcağı hem soğuğu hem de yağmuru yaşıyorduk. Dağların içine akan bulut yığınları bazen gözümüzün önüne kadar geliyor sağımızı solumuzu fark edemez oluyorduk. Yemek molasında da güneş kremi ikram etmeye başlamıştık sıcaktan birbirimize. Aramızdan geçen sisin de üstümüze başımıza bıraktığı nem bizi ayıltmaya yetti. Dağ yollarını bitirip yaylaya varan karayoluna adım attığımız an, tırmanıp inmekten yükselen yorgunluk emareleri sonucu bir an önce kamp alanına varma hayali kuruyorduk ki Karadeniz ikinci golünü attı sahalara. Yaylaya adım atar atmaz başlayan yağmurla bu gece çadır kuramayacağımızı anladığımızda Karçal Pansiyon’da hep beraber kalmaya karar verdik. Aynı zamanda yaylanın imamı olan Şenol Ağabey, eşi Hatice Abla o gece bizi yine sıcacık kuzine ateşiyle mis gibi yemeklerle ağırlarken oğulları Kadir ise yarınki yerel rehberimiz olacaktı. Karçal Dağları’nın eteklerindeki bu yaylada olmamızın sebebi de buydu: 3100 metre yükselip ardından buzul gölü Yıldız’a yürüyüş gerçekleştirmek. Çoğumuzun telefonu çekmiyor, kıyafetlerimizin yarısı ıslanmış ve üzerimizde bir önceki gecenin uykusuzluğu varken bu tatlı ailenin misafirperverliğiyle geceyi dinlenerek geçirdik.
Üçüncü gün, sabah altıda horoz sesleriyle uyanıp sıkı bir kahvaltının ardından erkenden yola çıkmamız gerekiyordu zira yağmuru, fırtınası gibi güneşi de bizi yorabilirdi Karadeniz’in. 7.30 civarı yine sırt çantalarımızı yüklenip açık bir gökyüzünün altında Yıldız Gölü’ne doğru yerel rehberimiz Kadir ile yürüyüşümüze başladık. İki ayaktan dört ayak kaya tırmanışına varana kadar süren sıcak günün etkisiyle iki saat kırk beş dakika sonunda soğukluğuyla meşhur buzul gölünün sularında serinlemeye hazırdık.
Yıldız Gölü, Karçalların zirvesinde saklanmış, adını ışıltısı ve berraklığından alan, buzulların ortasında kalmış bu yüzden buz gibi suyun hakkını veren bir göl. Gölün etrafında da irili ufaklı su birikintileri mevcut . Biz ise kenarında yemek ve kahve molası verdik. Serin sularında yüzdük. Ve hatta şişelerimizi suyuyla doldurup içtik. Öyle bir doğal yer ki hem içinde yüz hem suyundan iç!
Gölden
dönüşümüz dik inişlerle gerçekleşecekti ki yolumuzu
neşelendiren, endemik turuncu gelincik karşımıza çıkıverdi. Türkiye'de
iki alttür halinde bulunan çok yıllık otsu bir bitki ,Türkiye'nin
kuzeydoğusunda (Ardahan ve Artvin illerimizde) ve Gürcistan'da
dağılım göstermektedir. Taşlı açık alanlar ve 2500-2800m
yüksekliklerdeki yüksek dağ çayırlarında yetişmekte olup
Haziran-Temmuz aylarında çiçeklenir. Biz de ona selam edip birkaç
hatıra fotoğrafı çektirip ömrünün devam etmesi dileklerimizle
yanından geçip gittik.
Beyazsu Şelalesi, yaylaya vardığımızda öğlen sıcağı devam ettiği için kamp alanımızı kurmadan önce yaylaya da adını veren kaynak suyuna ziyarete gittik. Karçal Dağları’nın kalbinden gelen bu serin su Yıldız Gölü’nün soğukluğunu aratmadı. Yaylanın elektrik ve su ihtiyacının tümüyle buradan gelen suyla sağlanması soğukluğu haricinde gücüyle de ilgimizi çekti. Asıl iddia suyun içinde iki dakikadan fazla elini tutamayacak olmamızdı nitekim bunu da başaramadık fakat Yıldız Gölü’ndeki yüzme deneyimimizle bence iki bir sahalara döndük. Kaynak ziyaretinden sonra kurduğumuz kampımız, bulut denizinde günü batırışımız ve kampta hazırlayıp beraber yediğimiz yemeğimizle iki iki durumu eşitledik. Ve o manzarada çektiğimiz şahane fotoğraflarla hafızamızda derinleşen anların verdiği mutlulukla çadırlarımızda uykuya dalmaya giderken kısa bir fırtına tehlikesi daha atlattık. Bu seferki uzun sürmediği için şanslıydık. Yarım saatte Karçalların üzerinden akıp giden yağmurun ardından yıldızlı bir geceyle üçüncü günümüzü sona erdirmenin huzuruyla uykulara daldık.
Dördüncü gün, yeni bir maceraya erkenden uyandık çadırlarımızda. Kamp muhlaması yemeden yola çıkmak olmaz deyip yine “Neşeli Günler” filmi kıvamında ailecek kurduğumuz yeşil doğa üstündeki soframızda karınlarımızı tıka basa doldurup kamp eşyalarını yükledik araca. Sırt çantalarımızı alarak vadinin içine dalıverdik birden. Yeni bir yaylaya doğru dağ patikalarından yürürken ladin çamları, rengarenk çiçekler, farklı ısırık özelliklerine sahip böceklerle boyumuzu aşacak eğreti otları içinde doğanın kalbini yürüyüş ayakkabılarımızın altında hissederek kimi zaman da bu dokunulmazlığa bastığımız ayaklarımızdan bile utanarak ara yayla denilen Gorgit’e vardık. Yolda belki de yüz yıllık ağaçlara selam durduk, kanat çırpışlarıyla üzerimize büyülü güzellikler saçan kelebeklere hayran olduk. Üstümüzde güneşle yürürken karşımıza çıkan kaynak suları çöldeki vaha oldu bize. Şirinler gibi dağ çileği de görüp köyümüze varma hevesiyle uzaktan fark ettiğimiz sadece tahta evli Gorgit’in o geceki tek insan misafiri biz olacaktık. Ladin çamlarının güneşe el salladığı noktada bulutların önünde saygıyla eğilmesi bu büyülü güzelliği doyasıya tatmamızı sağlayacaktı.
Gorgit Yaylası, eskiden insanların ana yaylaya varmadan bir hafta dinlenmek için “Gör Git” dedikleri bir ara yaylaymış. Artık kullanılmamasının sebebi ana yaylaya açılan araba yolu, yaylanın terk edilmesine sebep olmuş. İyi ki de öyle olmuş diyeceğimiz bir manzarada günü batırdık. Çünkü bu yaylanın kimsesizliği ona eşsizlik sağlamış. Bir an birbirimize bakıp “Yüzük nerede?” diye soracak kadar kendimizi Yüzüklerin Efendisi filminin çekim ekibi içinde hissedebileceğimiz büyülü bir gerçeklikteydik sanki. Güneşin batışı beş saat daha sürse bıkmazdık. Yaylada elektrik yok, telefon çekmiyor, gece aydınlatmamız yıldızlar ve hayatımızda belki de ilk defa samanyolunu bu kadar net gördüğümüz bir yerdeyiz. Gecenin koyuluğunda bile pembe ışık huzmesiyle bizi heyecanlandıran gökyüzü sayesinde Gorgit’te olmayan her şeye iyi ki de yok diyebileceğimiz bir deneyim yaşadık. Eğlencemiz kulaktan kulağa, sessiz sinema ve kelime türetmeceydi. Uzun zaman sonra çocukluğumuzu yeniden yaşadık. Tıpkı patikadan inişte kayıp düşmemek için hızlı adımlarla ve sekerek çocukluğumuzu hatırladığımız yürüyüşler gibi.
Bu gece çadırda uyumuyoruz. Sadece bizi ağırlayan hostel usulü bir pansiyonda Hacer ve Altan çifti, kardeşleri Cemal ve kızları Ayşe ile kalıyoruz. Manzaraya karşı akşam yemeğimizi yedikten sonra karanlığa gömülen yaylada ladin çamları, sinekler ve biz varız üstelik buna tek şahit samanyolu. Huzurun resmini çiz deseler bu kesinlikle Gorgit olurdu. Sabah yine erkenden kalkıp küçük bir grupla yoga çalışmamızı çiğden ıslanmış çimlerin üzerinde, eğitmenimiz Seda eşliğinde gerçekleştiriyoruz. Huzurun içinde huzur doğuyor yine ve yayla manzarasında kahvaltımızı yaptıktan sonra bu ıssız yöreye veda etmek için yola çıkıyoruz.
Beşinci gün, Gorgit’e vedayı üzülerek gerçekleştirip tam da yayladan çıkıyorken yine endemik turuncu gelincikleri görmenin mutluluğunu yaşadık. Yaylanın bittiği yerden araç yoluna kadar bizi uğurlayan Karadeniz ailesine teşekkürlerimizi ileterek yürümeye başladık. Ladin çamlarının gölgesinden ilerleyerek, dev çınarların kökünden akan sulardan zıplayarak aracımızla buluştuk ve Macahel’e doğru kara yolu maceramız başladı. Derin bir vadinin içinden Gürcistan sınırına kadar uzanan bölgede ilk durağımız Camili köyü oldu. Sınır askerlerine selam verip kısa bir moladan sonra Efeler köyü Maral Şelalesi’ne doğru aracımızla devam ediyoruz.
Maral Şelalesi, Köknar çamlarıyla dolu
derin vadisinden
basamak basamak indiğimiz ve kıyısında suyun rüzgarına kapılmamak
mümkün olmayan şelale. 63 metreden akıp içimizi serinletiyor.
Adını üzerinde aktığı Maral Deresi’nden alan şelale bölgede gördüğümüz
en son doğal harika diyebiliriz. Karşısında çocuklaşıp eğlendiğimiz,
fotoğraf çekilmeye doyamadığımız güzellikteydi.
Bir sonraki durağımız ise Camili köyüne bağlı tarihi tahta cami.
Caminin ilk inşa tarihi 19.Yüzyıl başları ancak bugünkü hali çığ felaketi
sırasında yıkılan ilk caminin yerine 1855'te yapılmış. İç mimarisinde ahşap
işçiliğinin en nadide örneği olan cami, kök boyalarıyla süslenmiş. Restorasyon
sonucu belki en eski halinden daha modern bir görünüme sahip fakat içinde
olmak bizi zamanda yolculuğa çıkarıyor.
Arşınlanacak yollar bitti, Borçka’daki pansiyonumuza geri dönüyoruz. Akşam pansiyonda bizi yine şahane yemeklerle tulum eşliğinde müzik ziyafeti bekliyor. Yöreye özgü en çok dinlenen ezgiler Atabarı ve Cilveloy. Ne güzel ki ikisini de bağıra çağıra söyleyerek eğleniyoruz. Günlerin yorgunluğunu üzerimizde hissetmiyoruz bile. Birlikte yürüdüğümüz yollardan, biriktirdiğimiz anlardan, yediğimiz yemeklerden, içtiğimiz sulardan öyle haz duymuşuz ki bitecek olması bile bize üzüyor. Hadi yarın nereye yürüsek de son günümüzü neşelendirsek diye düşünürken sayımız yarı yarıya azalacağı için gönlümüz ayrı gayrıyı bile arzulamıyor.
Böyle yürüdük Artvin Karçalları.
Yağmurunda ıslandık.
Sisinde kaybolduk.
Gün batımına vurulduk.
Dağlarını mesken tuttuk.
Çok yol aştık, yoldaşlık ettik.
Kana kana suyunu içtik.
Yarı uyanık gecelerimiz de oldu huzurlu
uykularımız da...
Karadeniz’le berabere kalmıştık en son fakat gönlümüzü öyle bir kazandı ki galibi o bu gezinin. Havasıyla suyuyla fırtınasıyla sisiyle bitki örtüsüyle zirvesiyle vadisiyle gölüyle buzuluyla... Anlattıklarımız yaşadıklarımızın yarısı bile değil zaten tam olarak da anlatamadık, anlatmaya çalıştık. O eşsiz doğaya, bulut denizindeki gün batımına, birden etrafımızı saran sise, ladin çamlarının ferahlığına, taşların arasından akan sulara veda edip şehre dönmek beş günlük uykudan uyanmak gibiydi bizim için. Şimdi özlemiyle ve önümüzdeki yıl yine aynı coğrafyada olmak dileğiyle ayrılıyoruz. Gezilecek daha ne çok yolları var Karadeniz’in. Kara’sını değil de denizliğini etti bize. Yaşa var ol Çerno more!
Gökçe Yaraşlı'nın kaleminden
