Haberler / Blog
Artvin Yaylaları Rüyada Karadeniz’i Gezmek
Tarih: 02 08 2020 | 1086Rüyada Karadeniz’i Gezmek…
15-22 Temmuz tarihleri arasında bulunduğum Artvin Yaylarını ayrı ayrı albümler halinde yayınlayacağım. Borçka ve Trabzon, Heba Yaylası, Beyaz Su Yaylası, Gorgit Yaylası, Macahel Maral Şelalesi, İremit Camii, Sevişen İki Kelebek adlı 7 albümde paylaşacağım. İlk albümler olan, Borçka ve Trabzon, Borçka Karagöl, Heba Yaylası bugün yayında ![]()
Yazımın bundan sonraki bölümü, “ben sıkılmam okurum” diyenler için mini bir gezi yorumu niteliğindedir. Kendi gözümden yorumladım. Okurken keyif almanız ümidiyle…
Hani rüya tabirleri vardır. Kimimiz sabah uyanır uyanmaz “acaba ne anlama geliyor” diye başvurduğumuz? Ama öyle rüyalar vardır ki, anlamını sorgulamaya gerek duymazsınız. Çünkü kendi başına anlamlı, doyumlu, tarife gerek bırakmayacak kadar ayan beyan, muhteşem, süptil âlemde gezer gibidir.
Benim arada kullandığım bir tabir vardır; “Uyanıkken rüya görmek...” Güzelliği ancak rüyalarda görülen türde yerler gezince böyle bir ifade kullanmak ihtiyacı hissederim. İşte yakın zamanda gittiğim, gördüğüm, soluduğum, sindirdiğim, damarlarıma, ciğerlerime çektiğim bir rüya vardı “uyanıkken gördüğüm…”
Dilim döndüğü, kalemim elverdiği, lisanım yettiğince sizlere o rüyadan anlar aktaracağım. Fotoğraflar ile de görsel bir gezintiye çıkaracağım.
15 Temmuz sabahı sabah 07.30’da Trabzon havalimanına indik. Bagajlarımızı beklerken amcanın biri benim çantayı benden önce aldı. Ne yapacak diye gülümseyerek onu izlemeye başladım. Yaklaşık 1 dakika boyunca benim çantayı inceledi, evirdi, çevirdi. Hatta geri döndü ve bir iki adım attı. Baktım benim çanta gidiyor. Tam harekete geçecektim. Amca geri döndü ve çantayı tekrar akan bandın üzerine bıraktı. Arkadaşıma “gerçekten Karadeniz’e gelmişiz” dedim ![]()
Otobüs ile Hopa yoluna revan olduk. Karadeniz’in dalgalarının kâh okşayıp kâh dövdüğü sahil yolundan uykulu gözlerle geçtik. Muavinin, “abi yükünüz fazla, sizi Arhavi’de indireyim. Oradan Borçka dolmuşuna daha rahat binersiniz” tavsiyesi üzerine Arhavi’de indik. Bir Karadeniz uşağı yapıştı elimizdeki bagajlara.
-Borçka’ya mı gideceksiniz?
-Evet…
-Arabaya 40 dakika var. Siz dinlenin.
-Tamam, ama benim çay içmek ve mıhlama yemek istiyor.
Bizden önce karşı restorana sipariş gitmişti bile.
-Dolmuşu restorana gönderirim dedi o güleç Karadeniz uşağı. Fıkra gibiydi ama ciddiydi. Restorandaki insanlarla 40 yıldır tanışıyor gibiydik. Sohbet, kahkaha gırla gitti. Garson geldi.
-Abi araba sizi bekliyor.
Gerçekten de minibüs restoranın kapısında bizi bekliyordu. İçerdeki yerli halkın “sizi mi bekleyeceğiz kardeşim” bakışlarını beklerken, güneş gibi gülümseyen yüzler gördüm. Ruhum ısındı.
Ver elini geldik Borçka’ya. Perçin kullanılmadan 1930’lu yıllara yapılan ve Çoruh Nehri üzerinde kurulu köprüden geçip ilçeyi dolaştık. Neredeyse selamlaşmadığım insan kalmadı. Bir amca beni yol ortasında çevirdi. Doğrudan konuya girdi. Elinde şiirler yazdığı bir kâğıt vardı. Epey lafladık. Alkollüydü. Ama benim için samimiyeti önemliydi. O bitirmeden muhabbeti, yanından halat alıp ayrılamazdım. Tam onu dinlerken oradan bir başkası, amcanın alkolün de etkisiyle yayvan konuşmasına baktı ve alaycı bir ifadeyle gülümsedi. Karma öyle hızlı işledi ki, önüne döndüğündeki ilk adımında tökezledi ve boylu boyunca düşmekten son anda kurtuldu.
Yaylalara çıkmadan önce kaldığımız pansiyondan sis çökmüş tepeleri izledim doyasıya. Arkadaşımın annesi yolluk olarak muhteşem bir börek yapmış. Akşamüzeri etrafı dolaşırken bana da ikram etti. Ellerim yağlanmıştı. Silecek bir şey yoktu. Gözüme bir yaprak kestirdim. Peçete niyetine ona silecektim. Bitkiye bakarak;
-Elimi silecek bir şeyim yok. Şimdi izninle elimi senin yaprağına sileceğim.
Dedim ve silmek üzere irice bir yaprağı tuttum. Yaprağın arkası diken doluydu. Sen misin bir bitkiyi peçete gibi kullanmaya kalkan. Karma yine işbaşındaydı. Bitkiden özür diledim Ama yolun karşısından geçen derenin sesiyle ruhum sabaha kadar yıkandı. Sabah olup kahvaltılarımızı yapınca minibüse kamp malzemelerini yükledik. İlk durağımız Borçka Karagöl idi.
Karagöl Borçka-Camili karayolu üzerinde olup, Borçka ilçesine 27 km. uzaklıktadır.1800'lü yıllarda bugünkü Klaskur yaylasının yakınında bulunan bir tepenin toprak kayması sonucu Klaskur deresinin önünü kapatması ile oluşmuş bir göldür. Gölün etrafı çok zengin fanuası ile dikkatimi çekti. İnsan boyunu aşan eğrelti otları, halı gibi yayılmış orman gülleri var. İsmi kara ama kendisi yemyeşil bir rüya. Hele o masmavi gökyüzü ile kucaklaşmıyor mu? Oturup seyredin âlemi…
Karagöl’ü gezdikten sonra emektar minibüsümüz ile Heba yaylasının yolunu tuttuk. Yükselti aldıkça değişen floraya her an başka bir hayranlık ile bakmaya başladım. Kamp yükümüz ve bizleri taşımakta zorlanan minibüsümüzün sık sık hararet yapmasına bu kadar sevineceğimi tahmin etmezdim. Çünkü her hararet molasında harika kareler çekme şansı buldum. Hele bir kelebek vardı ki; adeta bana fotomodellik yaptı. Konduğu çiçeğe makinam ile dokunduğum halde uçmadı. Eh ben de kendisine teşekkür etmeyi ihmal etmedim pek tabii ![]()
Gün batmaya yakın Heba Yaylasına ulaştık. Hep kartpostallarda gördüğüm o yayla manzarasının gerçek olabileceğine inansam da “bu kadar da tablo gibi olabilir mi” derdim. Oluyormuş, hem de fazlası ile oluyormuş.
Orada pansiyon işleyen Burhan Bey ve eşi Saniye Hanım bizi öyle sıcak ağırladı ki. Akşam yemeğimizi ve sabah kahvaltımızı onlardan temin ettik. Saniye hanım, tam bir Karadeniz kadınıydı
-Anam adımı Saniye koymuş. Bu yüzden bir saniye bile duramam…
Diye kendi fıkrasını yaşayan güleç bir Karadeniz insanı. Arka yaylaları gören bir sırta kurduğumuz çadırlarımıza gece yarısı olmadan girdik. Ben gece yarısına yakın doğmuşum. Tam o saatte çadırımın içindeydim. Sabaha kadar sürecek yağmurun çadır tentem ile buluşma sesini dinliyordum. Yeni yaşımın bereketi olarak kodladım o yağmuru. Sabah olunca tüm hazırlıklarımızı yaptık ve Heba Yaylası’ndan Beyaz Su yaylasına harekete geçtik. 2100 rakımdan başlayan yürüyüşümüz boyunca sürekli yükseldik. Sık sık sis içinde kaldık. Hani “bir adım ötesini göremezsin” dedikleri şeyi tam olarak yaşadım. Yükseldikçe değişen bitki örtüsü beni kendine hayran bırakmaya yetiyordu. Diğer yaylaya çıkan dağ yoluna ulaşmaya çalışırken patikanın kenarında sislerin arasında Yusuf amcaya denk geldik. Selamlaştık bahaneyle de soluklandık. Batonlarımızı göstererek “hepiniz dört ayaklu misunuz” diye sordu. Az sonra sisin etkisi ile yanlış yola saptık. Yusuf amca o sisin içinde bizim yanlış tarafa saptığımızı gördü ve koşar adım yanımıza geldi. Ayağında kara lastik ayakkabılarına ile...
Sis dağıldı ve dağ yoluna çıktık. Oradan da diğer yayla yoluna ulaştık. Saat 16.30 gibi girdiğimiz Beyaz Su Yaylası’nda yağmur başlamıştı. İlk evlerden birinden çıkan bir kadın öyle saf bir ruh ile “kızım İzmir’de yaşıyor, onu gördünüz mü” diye sorunca “4,5 milyonluk şehirde senin kızını nasıl tanıyabilirim” demeye ar ettim.
-Hayır görmedim. Sanırım denk gelmedik.
Diye cevap vermeyi tercih ettim. Çadır kuramadık ve o gün Şenol hoca ile eşi Hatice hanımın işleteceği pansiyonun ilk müşterileri olduk. Bize müşteri gibi asla bakmadılar. Çay dedik, burnumuzdan gelinceye kadar çay demlediler. Ne istediğinizi sadece fısıltı ile kendinize söyleyin. Olur da duyarlarsa, onları hiçbir şey durduramıyor. Hemen yapılmalı. Karadeniz insanının yapısal özelliği olmalı ki, bir an bile duramıyorlar.
Buradaki yaylaların yazılı olmayan kendi yasaları var. Ve bölge halkı bunu kabul etmiş. Her yaylaya ev yapabilecek köylerin hangileri olduğu önceden belirlenmiş. Hangi yaylada hakkınız varsa orada ev yapabiliyorsunuz. Üstelik evi dışarıdan gelen birine satamıyorlar. Tam da bu yüzden yapılarını korumuşlar. Yoksa bu kadar orijinal bir yaşam ile karşılaşamazdık.
Sahip oldukları hayvanların hepsi merada besleniyor. Yem diye bir şey kullanmıyorlar. Haliyle oradaki ineklerden sağılan sütün, mayalanan peynir ve yoğurdun ve de misten ala tereyağının tadını sizlere nasıl anlatayım? Yaylaya ismini veren “Beyaz Su” aslında muhtemelen eriyen kar suları ve mevsimsel yağışlar ile beslenen bir yeraltı suyu. Çağladığı noktada bugüne kadar elini ya da ayağını 3 dakika suyun içinde tutabilen çıkmamış. Öyle bir soğuk su çıkıyor. İkinci günün öğleninde bu suyun çağlama noktasına gittik. Köyde dağları seyrederken arka evden yaşlı bir amca çıktı. Selam verdi. Ben de verdim.
-Gel komşum, sohbet edelim.
Davetiyle evinin önündeki tahtadan bankı gösterdi. Davete icabet ettim. 75 Yaşındaki Cemal amca 1966 yılında Turan’da askerlik yapmış. O zamanın İzmir’ini anlatırken masmavi gözlerinden yaşlar aktı. Çoğu anı duygu yüklü bir sohbet yaptık. Karşımda yaşayan bir kitap vardı. Bir ara sarılmak istedim boynuna. Öyle temizdi ki duyguları, duruşu, adamlığı… En son yanından ayrılırken elini öptüm. Yine bırakıverdi gözyaşlarını. Güçlükle ayrılabildim yanından…
Yöre halkı son derece çevreci ve sürdürülebilir bir yaşam kurmuş. Özellikle yayladan çıkan suyolu üzerine kurdukları dinamo tesisatı ile elektrik üretiyor ve bunu bütün hanelere dağıtıyorlar. Bulunduğum pansiyonun ikinci katı tam bir Karadeniz fıkrası gibiydi. Çünkü arka bahçeye açılan bir kapısı var ama balkonu yoktu
Fotoğraflarda bu bahsettiğimi yeri görebilirsiniz. Beyaz Su Yaylası’ndaki ikinci gecemizi çadırlarımızda geçirdik. Gün batımında izlediğim bulut denizine batan güneş manzarasını anlatmaya kelimelerim yetmiyor.
Ertesi sabah yayladan ayrılırken Hatice abla bana teşvik tehdidinde bulundu.
-Ha buraya seneye iki kişu geleceksun. O zaman senden ucret almayacağım. Ama yalnuz gelursen, iki kişi parası alacağım…
Tehdit çok sağlamdı. Seneye kadar iki kişi olmam gerekiyor ![]()
Tekli sırada Beyaz Su Yaylası’ndan Görgit ya da Gorgit Yaylası’na doğru harekete geçtik. Yolun orta bölümünde Alpin sınırın altına indiğimiz için ormanlık alana girdik. Ladinlerin nazlı nazlı boy gösterdiği bir Cennet misaliydi. TEMA Vakfı’ndan Hikmet Öztürk hocam ile konuştuğumuzda oranın yarı tropik bir orman olduğunu öğrendim. Yürürken sanki yerden buhar makinası ile yüzümüze nem püskürtüyorlardı. Meğer bu buhar, oradaki büyük eğrelti otlarının nem salması oluşan bir ortammış. Gorgit Yaylası tarafına inerken sık sık yıldırım düşmüş ağaçlar ile karşılaştık. Coğrafi konum nedeniyle yaşanan bu olay dahi oraya ayrı bir güzellik katmıştı. Isırdığı zaman ısırdığı yerden kan akıtan sinekler dışında her şey muhteşemdi
Bakir sayılacak bir ormandan geçiyorduk ve üstelik yarı tropik bir orman. Haliyle cilvelerine tebessüm etmemiz gerekiyordu. Ettik de…
Gotgit Yaylası’nda bizi yine bulut denizi karşıladı. Özcan benzer pozdan bir dünya çekmişsin diyebilirsiniz. Ama her anı öyle muhteşem ki, sürekli bunu bir görsel hatıra olarak saklamak istiyorsunuz. Elektrik olmayan yaylada dağdan gelen soğuk su ile duş almak, kuzinede pişen yemekler yemek ve çoğumuzun unuttuğu kulaktan kulağa gibi oyunlar oynayarak geçirdiğimiz bir akşamın bitiminde uykuya daldık. Sabah kahvaltısı ardından Macahel diye adlandırılan bölgeye harekeye geçtik. Belli bir yerden sonra artık minibüsümüzdeydik. Önce Maral Şelalesine gittik. 63 metreden düşen muhteşem bir şelaleydi. Daha sonra da Maral köyünde bulunan ve tüm iç boyaması “kök boya” ile yapılmış olan İremit Mahallesi Camii’ni gezdik. Ardından Borçka’daki pansiyonumuza geri döndük. Ertesi gün Trabzon’da konaklamak üzere Borçka’dan ayrılacaktık. Borçka’nın meşhur kavurmalı pidesini yemeden gitmek olmazdı. Gereğini yaptık. Geceyi Trabzon Teknik Üniversitesi içindeki otelde geçirdik. Ve sabah uçağı ile güzel İzmir’imize döndük.
Sözüm özü, ben yine uyanıkken bir rüya gördüm. Karadeniz’di bu seferki rüyamın adı…
Nasip Eden’e sonsuz şükürler olsun…
Özcan Gökoğlun'un kaleminden
Bana bu şansı sunan İZMİR BOSTANLI DAĞCILIK VE DOĞA SPORLARI KULÜBÜ'ne, başkanım
Tülay Kalkanoğlu'na ve rehberimiz sevgili Fatih du Hast'a çok teşekkür ederim...